İyi yönetilen bir ziyaret | STAR

Başkan Yardımcısı Biden, Türkiye’ye gelmeden önce Amerika ve Türkiye’nin Suriye sorununa bakışında taban tabana zıt olduğu, Washington’un PYD ile ittifakı yüzünden PKK’ya sempatiyle baktığı, Tahran ve Bağdat’ı kırmamak için Ankara’dan Başika’daki askerlerini çekmesini isteyeceği söyleniyordu. Biden’ın PYD’nin 25 Ocak’ta başlaması öngörülen Suriye müzakereleri sırasında muhalefet listesinde yer almasını talep edeceği, hatta bastıracağı sanılıyordu.

İçeride neler konuşulduğunu, ABD delegasyonunun Türk tarafından neler istediğini bilmiyoruz. Ama belli ki sonuçta Türkiye’nin Başika konusundaki duruşu Amerika tarafından kabul görmüş, PYD’nin muhalif kanatta değil, müzakerelere katılırsa Türkiye’nin istediği ve söylediği gibi Suriye rejiminin yanında katılması konusunda bir anlayış oluşmuş.

Yoksa aksi takdirde Davutoğlu, Biden ile birlikte yaptığı basın toplantısında Türkiye’nin bilinen pozisyonlarını tekrarlamaz ve ABD ile mutabık kaldıklarını söylemezdi. Benzer şekilde Biden üstüne basa basa PKK’nın terörist örgüt olduğunu vurgulamazdı. Diğer tüm detaylar bir yana Biden’ın Türkiye ziyareti Türkiye diplomasisi açısından tam bir zaferle sonuçlanmış, PKK’nın PYD üstünden kendini meşrulaştırma çabası sonuçsuz kalmıştır.

Yine açıklamalardan görüldüğü kadarıyla DAEŞ’e karşı verilen mücadelede ve Türkiye’nin sınırlarının korunması için Amerika’nın katkısının sağlanacağı konusunda anlayış birliği oluşmuşa benzemektedir. Kıbrıs sorununun çözümüne verdiği destek için de Başbakan Davutoğlu’nun muhatabına yaptığı katkıdan dolayı ettiği teşekkür düşünüldüğünde, iki ülke arasındaki tek sorunun basın toplantısına yansımayan ifade özgürlüğü olduğu anlaşılmaktadır.

O da zaten Türkiye’nin savunmayacağı, savunmak zorunda ve durumunda olmadığı konjonktürel bir sapmadan başka bir şey değildir. Bu konuda kimseyle pazarlık etmesi söz konusu olamaz. Türkiye fikirlere fikirle karşı çıkabilecek olgunluğa ve güce sahip bir ülkedir. Tek yanlı açıklamalar yapıldı diye akademisyenlerini kovuşturmaya, soruşturmaya tabii tutma, evrensel bir değer haline dönüşmüş ifade özgürlüğünü ihlal etme gibi tutumu olamaz, olmamalıdır.

Türkiye en güçlü müttefikiyle en üst düzeyde yaptığı temaslardan ilişkilerini bariz bir şekilde yenileyerek çıkmıştır. Hiçbir şey için değilse bile bu ilişkilerin bir daha zarar görmemesi için insan hakları konusunda daha dikkatli bir siyaset izlemek, kendi yönetici eliti içinde üslup ve tutum senkronizasyonu benimsemek zorundadır. Böylesi bir senkronizasyon karşı karşı olduğu sorunları aşması, talep ve beklentilerinin meşruiyet zemininin güçlenmesi için gereklidir.

Biden’ın Cuma günü başka bir biçimde söylediği gibi Türkiye yeniden bölgesinde model olma sorumluluğunu üstlenmelidir. Anayasasını değiştirmeyi beklemeden eski alışkanlıklarından kurtulmalı, demokrasisini ve insan hakları normlarına uyumunu en üst düzeye çıkartmalıdır. Son ziyaretin bize gösterdiği hemen her konuda muhataplarımıza derdimizi anlatabileceğimiz ama ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda kendimizi savunamayacağımız, savunsak bile inandırıcı olamayacağımızdır.

Türkiye’nin dünyayla da kendisiyle de barışması için hapiste gazeteci kalmaması, gazetecilere yönelik dava konusu suçlamaların tutuksuz yargılanma ilkesi esas alınarak yürütülmesi için gerekiyorsa yasal düzenleme yapılması şarttır. Anayasa için çağrıda bulunan ana muhalefet partisinin de önceliği ifade özgürlüğünün tam anlamıyla sağlanmasına vermesi gerekmektedir. Eğer Başbakan Davutoğlu’nun aşı metaforuyla anlattığı erken seçim olmayacaksa, artık toplumsal gerilimi düşürme, iç barışı her anlamda sağlama, ekonomiye, ticarete ve ihracata ağırlık verme zamanı gelmiş demektir…

Roundtable Meeting with Andros Kyprianou | GPoT Center

Global Political Trends (GPoT) Center organized a roundtable meeting with the Secretary-General of the Progressive Party of Working People (AKEL) Mr. Andros Kyprianou on January 22, 2016.

Andros Kyprianou, the leader of one of the key opposition parties AKEL, and an important actor in the negotiations in Cyprus expressed his views on the recent developments on the island.

The event was participated by a approximately 25 journalists, academicians, and opinion makers.

Mensur Akgün: Türkiye Kobane’de Fırsat Kaçırdı | Reportare

Tanışıklığımız, Kıbrıs’ta Annan Planı referandumunun yapıldığı 2004 yılına dayanıyor. AB’den Ortadoğu’ya, Kıbrıs’tan Rusya’ya gerek ilişki ağı, gerek yazıp çizdikleriyle ilginç bir akademisyen ve sivil toplum aktivisti Mensur Akgün.
Son dönemde Ortadoğu analizlerini ilgiyle takip ettiğim Mensur Hoca ile sohbetimizde mümkün olduğunca iç politika cenderesinin dışına çıkmaya özen göstererek, dünyada ve özellikle Ortadoğu’da geniş bir ufuk turu yapmaya çalıştık. Kültür Üniversitesi’ndeki odasında bir yandan kahvelerimizi yudumlarken, bir yandan Mensur Hoca’nın keyifli anlatımıyla 2 saate yakın zaman geçirdik.
Konu Ortadoğu olunca ister istemez AKP’nin dış politikası, Suriye, Kürt sorunu gibi “netameli” meselelere girmek zorunda kaldığımız bu uzunca sohbetten anlayacağınız gibi, her ne kadar “dışarıya bakmaya çalışsak da”, sonuçta “içeriden” bakmaktan kurtulamıyoruz…
Türkiye’nin son dönemde bir çok fırsatı iyi değerlendiremediği görüşünde Mensur Akgün. Özellikle Kobane olaylarının iyi yönetilemediğini ve Kobane’nin desteklenmemesi nedeniyle Türkiye açısından, bugünü de belirleyen çok önemli bir fırsatın kaçırıldığını düşünüyor. Dünya, çok ciddi ve yönetilmesi zor krizlerle boğuşurken, Türkiye toplumuna ve siyasetçilere “itidalli bir gerçekçilik” tavsiye ediyor.
Katılacağınız, katılmayacağınız ama mutlaka üzerinde düşünülmesi gereken analizleriyle Mensur Hoca ile yaptığımız bu uzun sohbeti ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

Röportaj: Sinan Dirlik
Fotoğraflar: Doğuş Kozal

This interview was originally featured on Reportare.com.

Savaş üstüne | STAR

Kabul edelim ki, Türkiye en az iki cephede iki ayrı hasma karşı savaş veriyor. Bir yanda PKK var, diğer yanda DAEŞ. Her iki hasmı da iradesini Türkiye’ye dayatmaya çalışıyor. Biri toprak kopartıp devlet kurma derdinde, diğeriyse hayali emirliğine bir vilayet daha ekleme. İkisi de tehlikeli. İkisi de farklı biçimde Türkiye’nin geleceğini etkileme potansiyeline sahip. İkisi de Türkiye’yi askeri anlamda yenemeyeceklerini bildikleri için direncini kırarak siyasi anlamda yenilgiye uğratmayı amaçlıyor.

DAEŞ Suruç’ta, Ankara’da, Sultanahmet’te patlattığı bombalarla farklı fay hatlarını harekete geçirmek istiyor. Bir yandan ekonomiyi hırpalamayı, daha doğrusu konjonktürel nedenler ve hatalı kararla yara almış turizm endüstrisini bitirmeyi hedefliyor. Diğer yandan da Kürt-Türk fay hattını kırılmaya zorluyor. Belli ki DAEŞ PKK’ya karşı verilen mücadele iç savaşa dönüşürse tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi Türkiye’de de zemin kazanacağını düşünüyor.

DAEŞ’in hedefine ulaşması daha zor, ancak hedefine ulaşmak için gerçekleştirdiği eylemler Türkiye’yi yoruyor, yıpratıyor. PKK’nin siyasi alandaki mücadelesine yardımcı oluyor. Türkiye her iki hasmına karşı da askeri ama özellikle de siyasi alanda mücadele etmek, hepsinden önemlisi de mücadelesini kendisini var eden halkına meşru göstermek zorunda. Bu da hiç kolay değil. Savaşı kazanmak için hem size yakın duranların direncini korumanız, savaştan bezmemelerini sağlamanız, hem de karşı tarafı ya da tarafları kazanmanız gerekiyor.

Yani maharet her kesimin anlam dünyasına aynı anda hitap edebilmekte, direnci korurken hasımlarınıza sempati duyanların sayısını, hasımlarınızın onlar üstündeki etkisini azaltmakta. Kendi saflarınızı korumak amacıyla yapacağınız bir çıkışın karşı tarafın kazanacağı bir koz haline dönüşmemesi için güç kullanırken de, retoriksel inisiyatif alırken de meşruiyet sınırlarının aşılmaması şart.

Askeri alanda orantısallık ilkesinin ve Cenevre Konvansiyonları’nın ihmal edilmemesi, siyasi alanda da 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası bağıtların öngördüğü normalara saygı gösterilmesi gerekiyor. Mesela ifade özgürlüğünün engellendiğine işaret eden her çıkış teröre karşı verilen mücadelenin zarar hanesine yazılma potansiyeli taşır. Meşruiyet zemininizi zorlar.

Hasmınızın amaçlarına hizmet ettiğini düşündüğünüz en keskin inisiyatifleri bile görmezden gelmek bazen en akıllıca yöntemdir. Çünkü inisiyatifleri gördüğünüzde, karşı tavır sergilediğinizde onu gündeme taşırsınız, daha fazla tartışılmasına yol açarsınız, amacına ulaşmasını sağlarsınız. Eğer ille de görmek zorundaysanız, inisiyatife destek olanları suçlulaştırmak ve yabancılaştırmak yerine tıpkı Başbakan Davutoğlu’nun geçtiğimiz günlerde yaptığı gibi onları kendi tutarsızlıklarıyla yüzleştirebilirsiniz.

Evet, Türkiye isterse bundan önce olduğu gibi bundan sonra da yasalarını zorlayıp esneterek benim de tek taraflı bulduğum bir bildiriye imza atan 1128 akademisyeni muhtelif şekillerde cezalandırır. Savcılarımız, hakimlerimiz, üniversite senatolarımız teröre destek der, vatana ihanet der, 301’i ihlal der. Eminim ki bildiriyi suçlulaştırmanın bir yöntemini bulur.

Ama çok büyük bir olasılıkla Türkiye temel insan haklarından biri olan ifade özgürlüğünü koruyan ulusallaşmış bir uluslararası normu ihlal eder. PKK’ya ve hatta DAEŞ’a karşı verdiği savaşta meşruiyet zeminini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Durumdan vazife çıkartan şaibeli şahsiyetlerin açıklamaları da çarpan etkisi yaratır.

Adil olmayan bir bildirinin güvenlikleştirilerek normal demokratik tartışma alanının dışına taşınması, içeriğinin anlamını yitirmesine, ona karşı duruşun şeklinin Türkiye’de de dünyada da konuşulan konu haline gelmesine yol açar. MESA gibi mesleki örgütlerin kampanyalar düzenlemesine neden olur. IPSA’nın İstanbul toplantısı tehlikeye girer. Amnesty International reaksiyon gösterir. Amerika Büyükelçisi web sayfasına uyarı koyar. Dahası imzacı ve destekçi sayısı yargısal yöntemlerle yönetilemeyecek kadar artar.

PKK ve DAEŞ’e karşı verdiğimiz mücadeleyi kazanmak istiyorsak duygularımızdan arınarak, mümkün olduğunca rasyonel düşünerek, cepheleri daraltarak, aldığımız desteği arttırarak kazanabiliriz. Sadece kendimiz gibi düşünenlere hitap etmek, başkalarını güçle terbiye etmeye çalışmak tam da karşımızdakilerin yapmamızı istediği, hatta zorladığı bir yöntemdir. Dikkatli olalım, tuzağa düşmeyelim. Sorunlarımızı güvenlikleştirmeden çözmeye çalışalım. Demokratikleşelim, çözüm süreçlerini canlandıralım, insan haklarına ve insancıl hukuka saygı gösterelim…

‘Türkiye’nin güvenliği bizim güvenliğimizdir’ | STAR

Bu sözler bana değil İran Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey bir diplomatına ait. Dün ORSAM tarafından Tahran’da düzenlenen toplantılar serisinde Chatham House kuralları çerçevesinde söylendiğinden söyleyenin kimliğini yazamıyorum. Ama Türkiye’nin güvenliği ile İran’ın güvenliğini eşdeğer gören diplomat ne dediğini bilen biri. Bölgeye ilişkin yaptığı diğer analizler de zaten boşuna konuşmadığını gösteriyor.

Irak, özellikle de Suriye konusunda çıkar çatışmasını olduğunu kabul ediyor, ancak sorunun ikili ilişkilere yansıtılmadığının da altını çiziyor. İran ile Türkiye arasında karşılıklı bağımlılığın yaratıldığından söz ediyor. Yüzyıllardır süren bir barışı kimsenin bozmak istemeyeceğini belirtiyor. Bölgede mezhep çatışması var diyenlerin aslında bölgeyi mezhebi perspektiften yorumladığı anlatıyor.

Rusya ile çıkarlarının örtüştüğünü, Bağdat ve Tahran arasında bir yakınlaşmanın olduğunu kabul ediyor. Suriye krizini dışarıdan bir sosyal mühendislik çabası olarak yorumluyor. Suriye sorununun bir an önce çözülmesi gerektiğinin altını ısrarla çiziyor. Benim en çok dikkatimi çekense Türkiye’nin İran’ın en zor dönemlerinde yanında durduğunun unutulmadığını söylemesi oldu. Ev sahibimiz Brezilya ve Türkiye’nin ortak inisiyatifini hatırlattı.

Bundan sonra ikili ilişkilerin bölgede yaşanan sarsıntılardan etkilenmemesi için ne yapılabilir diye sorduğumda zeminin zaten sağlam olduğunu, fakat bölgenin geleceğine yönelik düşünce kuruluşları arasında ortak vizyon çalışmaları yapılabileceğini söyledi. İki ülke yetkilileri arasındaki temasların önemini vurguladı.

Gerçekten de ilişkilerin Suriye ve Irak’taki sarsıntılardan, Körfez’deki rekabetin sonuçlarından etkilenmemesi için iki ülkenin her düzeyde birbiriyle konuşuyor olması, var olan temaslarını güçlendirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde sarsıntı kaçınılmaz. Unutmayalım ki her iki ülkede de birbirine karşı pekişmiş önyargılar, karşılanması zor beklentiler, pek çok alanda çatışan çıkarlar var.

İlişkiler açısından potansiyel risk teşkil eden alanların gözlemlenmesi ve özenle yönetilmesi şart. Her iki taraf da birbirine maksimalist talepleri kadar temel beklentilerini de aktarmalı. Bazı konu ve bölgelerdeki vazgeçilemeyecek çıkarlarını muhatabına hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlatmalı.

Bu da ancak ilişkilerin derinleşmesi, hem devlet düzeyinde, hem de ORSAM’ın yaptığı gibi düşünce kuruluşları düzeyinde güçlendirilmesiyle mümkün. İki ülke arasında rekabet tabii ki olacak, çıkarlar doğal olarak çatışacak ama yeter ki birbirimizi anlayalım. Kendimizi karşı tarafın yerine koyalım. Biliyorum bu hiç kolay değil ama imkansız da değil.

İmkansız da olmamalı, Türkiye ve İran Suriye, Irak ya da Suudi Arabistan yüzünden karşı karşıya kalmamalı. Sevindirici olan her iki tarafta da böyle bir iradenin var olması. Türkiye Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş’un ağzından bunu açıkladı. Tahran’daki temaslarımız bize İran’ın da aynı kanıda olduğunu gösterdi…

Montreux değiştirilebilir mi? | Star

24 Kasım’da hava sahası ihlali gerekçesiyle düşürülen Rus uçağının ardından Moskova Türkiye’ye karşı yaptırım arayışları içine girince Türkiye’de de mukabil çabalar görüldü. Bazı kanaat önderleri Rusya’yı rahatsız etmek amacıyla boğazlardan geçişi düzenleyen 1936 tarihli Montreux Sözleşmesini masaya yatırma teklifinde bulundu. Neyse ki gazete ve televizyonlara yansıyan bu tartışmayı ne Ankara ne de Moskova ciddiye aldı da iki ülke arasında bir başka gerilim hattı daha açılmadı.

Böylesi bir tartışma siyaset sahnesine taşınmış ve yeni bir gerilimin konusu olmuş olsaydı, doğacak gerginlikten, ama hepsinden önemlisi Montreux Sözleşmesi’nin revize edilmesi çabasından en çok zarar görecek taraf Türkiye olacaktı. Türkiye büyük bir olasılıkla kendisine hak tanıyan pek çok imkandan feragat etmek zorunda kalacaktı. Rusya da Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine getirilen kısıtlamalar kalkabileceği için rahatsız olacaktı.

***

Bilindiği gibi Sözleşmenin savaş gemilerinin geçişini düzenleyen kısımları Karadeniz ve Akdeniz’de hakim olan güçler arasında denge kurmakta, Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin bazı türden gemilerinin geçişine, sayısına ve ağırlığına kısıtlama getirmektedir. Montreux Sözleşmesi’nin revizyon çabalarının başarıya ulaşmamasıyla çökmesi halinde yerine 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin uluslararası boğazlardan geçişi düzenleyen maddeleri geçeceği için bu kısıtlamaların kalkması söz konusu olabilir.

Bu da müzakere aşamasında Rusya’yı doğal olarak rahatsız eder. Moskova bundan 80 yıl önce elde etmiş olduğu güvenlik garantilerini kaybetmek; Amerikan gemilerini, NATO donanmalarını Gürcistan’daki, Ukrayna’daki, hatta Suriye’deki gibi kriz anlarında kıyılarına yakın mesafelerde seyrederken görmek istemez. Kıyıdaş olmayan ülkelerin uçak gemilerinin, denizaltıların geçişine getirilmiş kısıtlamaların kalkmasını arzu etmez.

Ancak kıtalararası balistik füzeler çağında, seyir füzeleriyle Hazar’dan Suriye’deki hedeflerin vurulabildiği bir dünyada yaşadığımızı da unutmamalıyız. Müzakerelerde başarısız olup da Montreux’de elde ettiği haklardan mahrum kalsa bile Rusya çok üzülmez. Nihayetinde kendi gemilerinin Boğazlar bölgesinden geçişine herhangi bir kısıtlama getirilmesi söz konusu değildir. Montreux Sözleşmesi’nin ilk maddesinde ifadesini bulan ulaşım özgürlüğü ilkesinin değiştirilemeyeceği kayda geçirilmiştir.

Ticaret gemilerinin geçişine bugünkünden daha fazla engel olunması imkansıza yakındır. Rus savaş gemilerinin geçişine getirilmiş bildirim yükümlüğü, sayı kısıtlaması gibi engeller de Türkiye’nin güvenlik beklentilerinin aleyhine kalkacaktır. Ayrıca Türkiye boğazlarından geçişi düzenleme yetkisini belli sınırlar içinde kendisine tanıyan, dolayısıyla da barış zamanında dahi kendisine önem atfedilmesine neden olan önemli bir stratejik kozdan da fedakarlık etmek zorunda kalacaktır.

***

Fakat Montreux Sözleşmesi’nin çökmesi olasılıklardan sadece biridir. Diğer olasılık büyük devletler arasında varılacak bir mutabakatla Rusya’nın çıkarlarının korunduğu, ama Türkiye’nin çıkarlarının feda edildiği bir düzenlemenin hayata geçirilebilecek olmasıdır. Türkiye’nin özgül ağırlığının bazıları kendinden, bazıları dışındaki nedenlerden dolayı pek de fazla olmadığı böylesi bir dönemde Montreux gibi hassas konulara girmemesi menfaatinedir.

Zaten yapılması gereken Rusya ile olan ilişkilerde yeri gerilimler, yeni fay hatları yaratmak değil, çözümler üretmek olmalıdır. Umarım 2016 Türkiye için sadece Rusya ile olan ilişkilerindeki sorunlarını değil, diğer pek çok alandaki sorunlarını da aştığı bir yıl olur. Komşularıyla da, kendisiyle de barışır. Anayasa değişikliğini beklemeden ifade özgürlüğü başta olmak üzere tüm özgürlükleri taraf olduğu sözleşmeler çerçevesinde sonuna kadar sağlar…

Özrü de düşünmeliyiz | Star

Abdülkadir Selvi’nin, Selahattin Demirtaş’ın hendeklerin arkasındakilerin kullandığı silahların niteliğine ilişkin yaptığı açıklamadan hareketle yazdığı yazısını umarım okumuşsunuzdur. Okumayanlar için hatırlatalım; Perşembe günkü yazısında Selvi önce böyle bir şeyi söylemenin dünyanın başka yerlerinde mümkün olamayacağını örneklerle anlatmış, sonra da düşürülen Rus uçağının ardından Ortadoğu’daki siyasi dengelerin Türkiye’nin aleyhine değiştiğini vurgulamıştı.

Selvi, hem bölge halkının açtığı kredinin sınırsız olmaması sebebiyle Ankara’nın operasyonlar konusunda elini çabuk tutması, hem de Rusya ile olan ilişkileri bir an önce normalleştirmek gerektiğini, çünkü Rusya ile ilişkilerin bozulmasından sonra her şeyin “üstümüze üstümüze geldiğini” söylemişti. Onun tahmini bize dost bir yapının, yani sanırım Amerika’nın uçak düşürme işini yaptırdığı yönünde.

***

Selvi’nin tahmininin doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Zaten Rusya kendisi düşürtmüş olsa da, Amerika’nın tuzağına biz düşmüş olsak da sonuç değişmiyor. Sonuçta bizim bir uçağımız aldığı emirler doğrultusunda bir Rus uçağını hava sahamızı ihlal ettiği gerekçesiyle düşürdü. Türkiye kimsenin yapmadığı, yapamadığı, yapmak istemediği ve üstelik de yapılmasını istemediği bir şeyi yaptı.

Daha da önemlisi Türkiye düşürme eylemini sahiplendi, egemenlik bölgesinin ihlaline bundan sonra da benzer tepkiler vereceğini belirtti. Evet, hava sahası ihlalleri -en azından bizim bildiğimiz kadarıyla- bıçakla kesilir gibi kesildi. Türkiye’nin kararlılığı caydırıcı etki yarattı. Ama kararlılığının siyasi ve iktisadi bedeli ağır oldu. Rusya ile olan ticaret yara aldı, Suriye ve Irak’ın geleceği konusunda Türkiye giderek daha az söz sahibi olmaya başladı.

Kriz tırmanırsa ve Rusya Türkiye’yi daha çok zorlarsa Ankara’nın elinde tabii ki başka imkanlar var. Ayrıca Ortadoğu’daki karşı karşıya kaldığımız tüm sorunlar da ilişkilerin gerginleşmesinden kaynaklanmıyor. PKK, Rusya Suriye’ye girmeden önce de vardı. İran hep Suriye’deydi. Suudi Arabistan ile Başika’dan önce de ilişkilerimiz mükemmel değildi. İsrail ve Mısır’la olan münasebetlerimiz zaten sorunluydu.

Şimdi bu sorunlu ve siyasi anlamda mayınlı alanların tek tek temizleneceği, İsrail ile çok yakın bir gelecekte en azından diplomatik ilişkilerin normalleşeceği anlaşılıyor. Selvi aynı yazısında Ankara’nın Rusya’yla da ilişkileri normalleştirip hızla Suriye masasına dönme çabası içinde olduğunu yazmış. Benim görebildiğim kadarıyla Rusya da aynı yönde bir çaba içinde. Zaman zaman sert çıkışlar yapsalar da Ruslar ipleri kopartmak istemiyor.

Rusya’nın talepleri de bence hiç karşılanmayacak talepler değil. Nihayetinde özür ve tazminat bekliyorlar. İki olayı karşılaştırmak çok doğru olmasa da, bizim Mavi Marmara saldırısından sonra beklediğimiz ve elde ettiğimiz taleplerden çok daha az. Türkiye Rus uçağını düşürmekte haklı olsa ya da haklı olduğuna inansa dahi, ilişkilerin geleceği ve Türkiye’nin bölgesindeki dengeleri değiştirebilecek olması yüzünden özrü fedakarlık olarak da dile getirmesi mümkün.

***

Belki doğrudan temasla, belki 24 Kasım’da ne olduğunu tam olarak ortaya çıkartacak bir uluslararası komisyon marifetiyle bu sorunun bir an önce aşılması şart. Ancak aynı zamanda hedef küçültmemiz de gerekiyor. Rus uçağını düşürmemiş olsaydık da artık bölgede düzen kurucu ya da sağlayıcı aktör olmayı değil, güvenliğimizi doğrudan tehdit eden PKK ve bir ölçüde DAEŞ ile mücadelede rol oynayabilmeyi amaçlamalıydık. Başkalarının PKK’nın yanında ve arkasında dikilmesini önlemeliydik.

Eğer İsrail Rusya’nın her türlü askeri varlığına rağmen Şam’da operasyon yapabiliyorsa, elindeki yetenekler ya da Amerika ya da bazılarının iddia ettiği gibi GKRY ile olan işbirliği sayesinde değil, hedeflerini sınırlı tuttuğu için yapabiliyor. Biliyorum ki kendi bölgemizde, arka bahçemizde söz sahibi olmalıyız diyeceksiniz. Haklısınız olmalıyız ama elimizdeki imkanlar, boğuştuğumuz sorunlar ve kurduğumuz ittifaklar ölçüsünde…

Director of Global Political Trends Center

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.