Olağanüstü koşulların olağanüstü riskleri | karar

15-16 Temmuz tarihlerinde Türkiye tarihinin en ciddi badirelerinden birini, belki de en ciddisini atlattı. Silahlı Kuvvetler içinden bir grup anayasal düzeni yıkmak, AK Parti iktidarından kurtulmak, büyük bir olasılıkla da iktidar mensuplarını buldukları yerde infaz etmek için harekete geçti. Tahminleri herhalde toplumsal destek bulacakları, hiç olmazsa birilerinin kendilerine sahip çıkacağı yönündeydi.

Eğer başarılı olabilselerdi, başarılı olabileceklerini gösterebilselerdi destek mutlaka bulurlardı. Daha önceki darbelerde olduğu gibi birileri onlara destek verir, hatta alkışlardı. Ama Başbakan, Cumhurbaşkanı, darbeyi duyduğu ilk an hiç tereddütsüz karşı çıkan ana muhalefet lideri ve diğer muhalefet parti liderleri bu olasılığı ortadan kaldırdı. Türkiye tarihinde pek rastlanmayan bir siyasi dayanışmayı darbe teşebbüsü karşısında gösterdi.

Televizyonlar ve sosyal medya, sokağa çıkan ve hayatını kaybetmeyi göze alan insanlar darbenin başarıya ulaşamamasını sağladı. Milletvekilleri TBMM’de toplandı, komuta kademesindeki pek çok asker de darbeye başından itibaren karşı çıktı. Polis teşkilatı müthiş bir direnç ve dirayet sergiledi. MİT görevini layıkıyla yaptı. Türkiye teşebbüsünden bile çok acı çekti, kapanması zor yaralar aldı. Ama darbe önlendi. Şimdi darbeciler yakalanıp yargıya sevk ediliyor. Aynı zamanda yargı ve yönetimin farklı yerlerindeki şüpheliler de ayıklanıyor.

***

Ancak kriz sona ermedi. Türkiye henüz kırılganlıklarından kurtulmuş, istikrara kavuşmuş değil. Eski kırılganlıklarına yenileri de eklendi. Genel Kurmay Başkanlığı her şey kontrol altında dese de her an başka bir başkaldırının olması mümkün. Bombalar da patlayabilir, toplumsal infial uyandıracak cinayetler de işlenebilir. Ayrıca darbe oldu diye PKK silah bırakmadı, IŞİD Türkiye’nin zafiyetlerini hedef almaktan vazgeçmedi. Doğan ve bundan sonra doğacak olan güvenlik boşluklarından terör örgütlerinin yararlanmayacaklarının garantisi yok.

Üstelik siyasetin saati de 15 Temmuz akşamı itibarıyla durmadı. Partiler sadece şimdilik siyasi ajandalarını askıya aldılar, birbirlerini suçlamaktan vazgeçtiler. En ufak bir zorlamada, birinin diğerine karşı siyasi üstünlük sağlamaya çalıştığının ortaya çıkması halinde siyasetin saati tekrar çalışmaya başlayacak, Türkiye bu kez eskisinden çok daha büyük gerginliklere şahit olacak. Çünkü siyasiler darbeye neyin neden olduğunu konuşmaya başlayacak. Tekrar eski defterler açılacak.

Oysa bu askı süreci ne kadar uzun sürerse, siyasetçiler birbirleri hakkında ne kadar geç konuşmaya başlarsa krizin yönetilmesi, Türkiye’nin yaşadığı sarsıntıyı atlatması o kadar kolay olur. Darbe sonrası durumun yarattığı konjonktürün siyasi üstünlük sağlamak için kullanılması krizin yönetilmesini zorlaştırır, risklerin artmasına yol açar. Doğrudur, olağanüstü koşullar altında halkı darbe karşıtlığında mobilize etmek gerekir. Ama bu tek bir partinin hedef ve anlayışı doğrultusunda yapılırsa muhalefetin karşılık vermesine yol açar ve dün itibarıyla açmıştır da.

***

Darbe teşebbüsü ve ona karşı gösterilen ortak siyasi direnç Türkiye’nin eski gerginliklerini aşmasına, kırılganlıklarını tamir etmesine vesile olmalıdır. Hepimiz tek bir amaç etrafında birleşirsek, ortak paydamız demokrasi ve hukukun üstünlüğü olursa, içinde yaşadığımız krizi de kolayca atlatabiliriz, eski sorunlarımızın çözümünü de sağlayabiliriz. Dahası darbe sonrası hakkında şüpheleri olan AB ve ABD’ye de en doğru cevabı vermiş oluruz.

Bazılarımız hafife alsa da Türkiye’nin AB ve ABD ile olan ilişkileri önemlidir. AB ve ABD’nin AK Parti iktidarından özellikle son dönemde mutlu olmadığı, darbe teşebbüsünün başarıya ulaşması halinde demokrasi elden gitti diye üzülmeyeceği açıktır. Hatta darbeyi bir şekilde desteklemiş bile olabilirler. Ancak Türkiye ne AB’yi, ne de ABD’yi karşısına almalı, onları ikna etmenin, yanına çekmenin yollarını aramalıdır. Unutmayalım ki ABD’nin elindeki tek imkan Türkiye’de darbe yapmak ya da yapılmasına destek vermek değildir.

Onları ikna etmenin en kolay yolu Türkiye’de olağanüstü durumun kısa süreceğinin, uygulamaya konulan önleyici tedbirlerin hukukun üstünlüğünü sarsmayacağının garantisinin verilmesidir. Hukuk bizim için de, dünyada Türkiye hakkında şüpheleri olanlar için de temel kriterdir, meşruiyet zeminidir. İdam cezası tartışması, sokaktaki insanların silahlandırılmasına ilişkin görüşler, bazı gazetecilerin dillendirdiği darbe teşebbüsünün başarı olması halinde darbeye muhtemelen destek olabilecek kişi ve kurumların cezalandırılması gibi şeyler bir an önce Türkiye’nin gündeminden çıkartılmalıdır…

Demokrasi kazandı | karar

15 Temmuz 2016’da Türkiye’de aklıbaşında kimsenin beklemediği bir şey oldu ve bir grup asker darbe yapmaya kalktı. 200’e yakın insan hayatını kaybetti, yaklaşık 1500 kişi yaralandı, TBMM bile bombalandı. Ama Türkiye demokrasi sınavından alnının akıyla çıktı. Meclis’te grubu olan dört siyasi parti darbeye karşı açıkça cephe aldı, basın neredeyse bir bütün olarak darbe karşıtı yayın yaptı. Hepsinden önemlisi de insanlar verdikleri oya sahip çıktı.
Bu yazının kaleme alındığı saatler itibarıyla Türkiye büyük ölçüde istikrara kavuşmuş, darbeciler göz altına alınmış, askeri hiyerarşi çalışmaya başlamış, TBMM de açılmıştı. Artık Türkiye’nin yaralarını sarması bu kötü deneyimi tam olarak geride bırakması, darbecilere inat tüm demokratik kurumlarını işletmesi ve tabii ki hep yazdığımız, konuştuğumuz sorunlarını çözmesi gerekiyor. Çünkü demokrasi ancak tüm kurumlarının çalışmasıyla konsolide olur.

15 Temmuz darbe teşebbüsü Başbakan Yıldırım’ın dediği gibi bir Demokrasi Bayramı, yeni bir sayfanın açılması için fırsat penceresi olarak görülmelidir. Adalete teslim edilen darbeciler hiç kimsenin aklında şüphe bırakmayacak şekilde ve en adil biçimde yargılanmalıdır. Daha önce cemaatçiler tarafından yapıldığı söylenen hatalardan kaçınılmalıdır. Bu darbenin sadece iktidara değil tüm Türkiye’nin geleceğine ve demokrasisine karşı yapıldığı unutulmamalıdır.
Kutlayacağımız Demokrasi Bayramı’nın en büyük kahramanı basın-yayın organları ama özellikle de son dakikaya kadar yayınını kesmeyen darbeye direnen, insanlara cep telefonları aracılığıyla da olsa siyasi otoritelerin seslerini ve görüntülerini taşıyan CNN-Türk’tür. O gece yayında olan ve olan biteni hepimizin anlamasını sağlayan başta Abdülkadir Selvi olmak üzere tüm gazeteciler, televizyoncular adlarını Türkiye demokrasi tarihine yazdırmışlardır.
Eğer bu günü anmak için bir yerlere anıt yapılacak olursa, onların isimleri bir şekilde bu anıta kazınmalıdır. Polisin verdiği kayıplara rağmen gösterdiği olağanüstü çaba da ayrı bir anıtın dikilmesini gerekli kılmaktadır. Washington Büyükelçiliği’mizin oynadığı rol de tarihe not olarak düşülmelidir. Ne karar alırlar bilmem, ama ben TBMM üyelerinin yerinde olsam binamın isabet aldığı bir yeri demokrasi mücadelesinin anısına olduğu gibi saklamayı düşünürdüm.

Korkmadan sokaklara çıkanlar, tankların önlerine yatanlar ve tabii ki cesaretle darbeye karşı çıkarak süreci tersine çeviren başta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım, CHP Lideri Kılıçdaroğlu olmak üzere siyasiler de her türlü övgüyü hak etmektedir. Türkiye darbeye karşı en çok sivil direniş göstermiş ve başarıya ulaşmasını engellemiştir. Bundan sonra da herkes aynı sağduyuyla hareket etmeli, darbecilerin cezalandırılmasını yargıya bırakmalıdır. Türkiye intikam değil adalet peşinde koşmalıdır.

Dün sabah kazanıldığı belli olan demokrasi mücadelesi eminim ki bir son değil başlangıç olacak, yeni ittifakların, yeni anlayışların kapısını açacaktır. Türkiye komşularıyla barışma siyasetini prim vermeden sürdürmeli, iç barışını sağlamak için iktidar bloğu elinden geleni yapmalıdır. Darbe teşebbüsü bütün siyasi dengeleri değiştirmiştir. Bundan sonra önemli olan o dengeleri tüm ülkenin yararına doğru bir şekilde kullanmaktır.
Evet, darbenin ardında başka devletler de olabilir ama iktidar elinde somut delil olmadan kimseyi suçlamamalıdır. Ayrıca belli başlı tüm ülkelerin –bazıları geç de kalsa- darbe karşıtı pozisyon aldığı da hatırda tutulmalıdır. Türkiye basiretiyle büyük bir tehlike atlatmış, ancak kırılganlıklarının giderilmesinin zorunluluk olduğu çok daha bariz bir şekilde ortaya çıkmıştır. Fakat böylesi bir krizi bu kadar çabuk atlatabilen bir ülke zaten her türlü sorununu çözebilecek olan bir ülkedir. Yeter ki istesin…

Üst akıl paradoksu | karar

Üst akıl” siyasiler için de, analistler için de kullanışlı bir kavram. Açıklayamayacakları, açıklamak istemeyecekleri olayları neredeyse tanrısal güç atfettikleri bir merkezin tasarımına bağlayabiliyorlar. Türkiye gibi imparatorluğu çökmüş, yakın geçmişinde benzeri kavramlar sıklıkla kullanılmış bir ülkede de sebep sonuç ilişkisi atfedilen bu güç prim yapıyor, açıklayıcı olduğuna inanılıyor.

Ancak siyasi açıdan kullanışlı olan bu kavram içinde kullanıcısının anladığında hiç de hoşlanmayacağı bir paradoks barındırıyor. Çünkü tam olarak adını koyamadığınız, tespitini dinleyenin, okuyanın hayal gücüne bıraktığınız bu amorf merkez akla ve tabii ki güce referans veriyor. Tercihlerinizden bağımsız olarak, ama genellikle de sizi kıskandığı için harekete geçiyor ve olmadık kötülükler yapabiliyor.

Siz ise bu üst akıla karşı çaresiz kalıyorsunuz, onunla mücadelenizi kendisinden şikayet ederek yapıyorsunuz. Sizi sevenlerin, gücünüze inananların olan bitenden hayal kırıklığına uğramamasını sağlamaya çalışıyorsunuz. Ancak aynı zamanda çaresiz, yani güçsüz olduğunuzu itiraf ediyorsunuz. Üst akılın sürekli size karşı çalışmasını durduramadığınızı söylüyorsunuz. Güçlü olduğunuzu düşünmesi gereken insanlara hiç vermemeniz gereken bir mesaj veriyorsunuz.

***

Oysa güçsüz değilsiniz. Elinizin altında düşündüğünüz zaman bulabileceğiniz, olayların akışını değiştirebileceğiniz sayısız imkan var. Nitekim aradığınızda buluyorsunuz da, dengeler değiştiğinde yeni siyasetleri gündeme getiriyorsunuz, yeni tehditlere karşı yeni ortaklıklar kuruyorsunuz. İsrail ile barışma, Rusya ile yeni bir sayfa açma, Mısır ve Suriye ile ilişkileri normalleştirme gayreti içine girme boşuna değil.

Doğru, üst akıl olarak tanımladığınız, diyelim ki Amerika da boş durmuyor, kendi çıkarlarını korumak için bizim hiç de hoşumuza gitmeyen işler yapabiliyor. Ama bu zaten istisna değil kural, içinde yer aldığımız devletler arası sistemin doğasında var. Herkes kendi çıkarını optimize etmeye çalışıyor, kendisine yönelik tehditleri en az maliyetle bertaraf etmeye öncelik veriyor. Amerika da aynı şeyi yapıyor, Türkiye de.

Çıkarları ya da çıkar olarak tanımlanan “değerleri” korumak için ille de çok akıllı ve güçlü olmak gerekmiyor. Dünya siyasetini iyi okuyan küçük devletler de çıkarlarını pek ala koruyabiliyor. Hatta bu konuda “küçük devlet gücü” diye tanımlanan koca bir literatür bile var. Çoğunluğu İskandinav ülkeleri üstüne çalışan araştırmacılar demokrasinin, diplomasinin, coğrafi konumun devletlere dış siyasetlerinde kullanabilecekleri imkanlar sağladığını anlatıyor.

Türkiye’nin son iki yüz küsur yıllık tarihine bakıp dünya siyaseti üstündeki etkisinin elindeki imkanların çok ötesinde olduğunu söyleyenler de hiç az sayılmaz. Bir zamanlar Boğazlara sahiplikten kaynaklanan gücümüzü kullanırdık, şimdi başka kozlarımız var. Unutmayalım ki Türkiye yaşadığı tüm sorunlara rağmen olayların akışını, dünyadaki değilse bile bölgesindeki dengeleri değiştirebilecek, elinde önemli imkanları olan bir ülke.

Yeter ki bir yandan kendini, diğer yandan dünyayı dev aynasında görmesin, iç tüketim için abarttığı gücü ve etkisine siyasi liderliği de inanmasın. Dünyaya sahip olduğundan daha fazla anlam, akıl ve güç atfetmesin. Açıklayıcı olmayan, komplo teorilerini çağrıştıran, üstelik de kendini hak etmediği kadar güçsüz gösteren bir kavrama sarılmasın. Rasyonel düşünebilsin, “gerçek çıkarlarının” nerede olduğunu görebilsin.

NATO Zirvesi’nin ardından | karar

NATO, Avrupa’yı saldırılardan korumak üzere 1949 yılında kurulmuş bir ortak savunma örgütü. Temel felsefesi caydırıcılığa dayanıyor. Caydırıcılık çökerse de etkin bir savunmaya. Soğuk Savaş’ın kazasız belasız atlatılmasında NATO’nun rolü büyük. NATO olmasaydı bugün bambaşka bir siyasi coğrafyada yaşıyor olabilirdik. Bizim de 1952’de üye olduğumuz ittifak sayesinde Amerika Almanya’da, Almanya ise Avrupa’da tutulabildi, Sovyetler Birliği de dizginlendi.

Soğuk Savaş bittiğinde NATO’nun işsiz kalacağı söylense de tam tersine hem işi, hem de üye sayısı arttı. En son olarak da Karadağ üye olurken, NATO dünyanın hemen her yerindeki sorunlarla ilgilenen bir ittifak haline dönüştü. Temel vazifesi, kurucu belgesi olan Washington Antlaşması’nın 5. Maddesi vesilesiyle hala caydırıcılık. Üyelerinden birine bir saldırı olduğunda, özellikle de Rusya’dan geldiğinde, anında karşılık vereceğini gösteren mekanizmalar geliştiriyor.

***

Ama tarihi boyunca ortak savunma anlamında sadece bir kez dişini gösterdi ve 11 Eylül saldırıları sonrasında Amerika’nın yanında olduğu mesajını verdi. O da zaten büyük ölçüde sembolik kaldı. Amerika kendi müdahalesini kendi yaptı. İttifaka sadece müdahale sonrası Afganistan’da istikrarı mümkün olduğunca sağlamak kaldı. Üyelerini belli bir coğrafi sınırlar içindeki topraklarına yönelik saldırılardan korumak üzere kurulan örgüt Bosna, Kosova gibi “alan dışı” müdahalelerde de bulundu.

Belki bundan sonra da bulunacak, belki de ileride IŞİD’e karşı verilecek mücadelede öncü rolü oynayacak. Ancak şurası gerçek ki NATO giderek hantallaşıyor, ortak caydırıcılık dışında rol oynaması zorlaşıyor. Tek bir tehdide ve onun belli başlı türevlerine karşı kurulmuş örgütü, sürekli genişleyip üyelerinin çıkarları çeşitlenirken, üstelik de üyelerinin güvenliklerine yönelik riskler sürekli farklılaşırken, herkesi tatmin edebilecek bir çizgide tutmak imkansızlaşıyor.

Doğal olarak her üye kendi dediği olsun, kendi çıkarları korunsun istiyor. Polonya ve Baltık ülkeleri farklı beklentiler içinde, Romanya ve Türkiye farklı. İttifakın Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa gibi “abileri” ise hem caydırıcı olalım, hem de Rusya ile gerilim yaşamayalım derdinde. Zaman zaman da ittifakı kendi gerekli gördükleri askeri müdahalelerinde kullanmaya çalışıyorlar.

***

İttifakta söz sahibi olmanız, isteklerinizi müttefiklerinize kabul ettirebilmeniz için askeri açıdan da, siyasi açıdan da güçlü olmanız gerekiyor. Türkiye ne yazık ki askeri açıdan da, siyasi açıdan da güçlü olduğu söylenebilecek bir ülke değil. NATO’nun tarihi boyunca caydırıcılığına katkıda bulunduğumuz gerçek, ama katkımız ne şimdi, ne de geçmişte bir İngiltere, hatta Fransa kadar olmadı. Güvenlik tabii ki ürettik ama daha çoğunu tükettik.

Siyasi açıdan da ittifakın sorunlu üyesi olduk. Demokrasimiz sorunluydu. Yunanistan’ın katkısı ve milliyetçi hırsıyla Kıbrıs yüzünden önce güney kanadını zayıflattık, sonra da AB-NATO ilişkilerinin derinleşmesini engelledik. Buna karşılık Afganistan başta olmak üzere pek çok yerde ittifakın amaçlarına katkıda da bulunduk. Fakat yine de ittifak içindeki siyasi ağırlığımızın arzu ettiğimiz kadar olduğunu söyleyemeyiz.

Eğer NATO’da etkili olmak istiyorsak, ittifak çıkarlarımızı daha iyi korusun diyorsak, sorunlarımızı çözmemiz, özellikle de Varşova Zirve Deklarasyonu’nun 129’uncu maddesinde şimdiye kadar hiçbir NATO Zirvesi’nde görmediğimiz demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü vurgusunun ne anlama geldiğini düşünmemiz şart. Bana kalırsa bu değerlere bağlılığın NATO’yu NATO yaptığının söylenmesi, bir sonraki maddede yolsuzluğun ve kötü yönetişimin güvenlik için bir sınama olduğunun belirtilmesi ciddiye alınması gereken uyarılar içeriyor…

Milliyetçilik kozmopolitliğe karşı | karar

Birkaç gün önce New York Times’da Amanda Taub, Kanadalı akademisyen ve eski siyasetçi Michael Ignatieff ile yaptığı söyleşiye atfen, 21. yüzyılın siyasetinin merkezi çatışmasının (ya da isterseniz biz kırılmasının diyelim) bir topluma kimin ait olduğu üstünden gerçekleşeceğini yazdı. Manşeti atan Taub ve ona malzeme veren Ignatieff’i de bu şekilde düşünmeye sevk eden Amerika’da Trump’ın, İngiltere’de ise AB retçilerinin başarısıydı.

Ignatieff, bu sonuçlara şaşırılmaması gerektiğini, merkezi tartışmanın “topluma” kimin ait olması üstünden yürüdüğünü söylüyordu. Mültecilerin gelmeye çalıştıkları ülkeye katılmaya haklarının olduğunu iddia eden kozmopolitlerin (yani aidiyetinin evrensel olduğuna inandığı değerlerle özdeşleştirenlerin) sayısının ve etkisinin az olduğunu, asıl çoğunluğun “milliyetçilerden”, toplumlarına katılımı hak değil lütuf olarak görenlerden oluştuğunu anlatıyordu.

***

Doğrusunu isterseniz Ingantieff’in tespitlerinin isabetli olup olmadığına emin değilim. Kendisi daha önce de pek çok tespitinde yanılmıştı. Üstelik söz konusu gerilimin küreselleşme veya başka nedenlerden dolayı dünya siyasetinin diğer sorunları aşan en önemli kırılma noktası olması da bana pek gerçekçi gelmiyor. Jeopolitik rekabetler, medeniyet bazlı gerilimler hala kozmopolitlerin “hak”, milliyetçilerin “lütuf” anlayışının yaratabileceğinin çok ötesinde kırılmalara, gerilimlere, krizlere, savaşlara neden olabilecek nitelikte. Ama yine de tartışma önemli. Geleceğe ışık tutuyor, siyasetin hangi mecrada seyredebileceğine işaret ediyor.

Gerçekten de İngiltere’nin ya da başka bir ülkenin ücra bir köyünde oturan insan için evrensel denen değerlerin, bugün başkasının başına gelen şeylerin yarın kendisinin de başına gelebilecek olmasının önemi yok. O kendini dünyanın değil yakın çevresinin ya da ait olduğu yüzyıllardır kafasına kazınmış olan milliyetinin, belki biraz da inancıyla tanımladığı medeniyetinin parçası hissediyor. Küreselleşen ekonominin içinde yaşasa bile onun yararından değil zararından etkileniyor. Polonya’dan gelecek muslukçunun veya Suriye’den göç edecek işçinin ekmeğini elinden alacağından endişe ediyor.

Korkması için ille de yabancı düşmanı, ırkçı bir milliyetçi ya da dünyada olan bitene karşı kayıtsız olması gerekmiyor. Suriye’de olan bitenden o da rahatsız, belki de kökeni İngiliz bile değil. Ama kendi kaderini, dolayısıyla da toplumunun sınırlarını kendisi belirlemek istiyor. O topluma kimin ait olacağını, kimin Birleşik Krallık ya da Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olacağına ben karar veririm, ben izin veririm diyor. Macarlar da, Çekler de, Slovaklar da ve tabii ki Türkler de aslında aynı şeyi söylüyor. Bu, hemen herkes, zihinlerde tasarlanmış tüm toplumlar için geçerli. Hepimiz gelen hakkında da, giden hakkında da söz sahibi olmak istiyoruz.

Talep son derece de demokratik, madem ki benim bu ülke için ölmeye bile hazır olmam gerekiyor o zaman geleceği için de benim karar vermem, başka zamanın ve başka şartların ürünü olan soyut normların dayatmalarına boyun eğmemem gerekir anlamına geliyor. Bu da dünya siyasetinin yüzyıllar süren savaşlarının, mücadelelerinin sonucunda ortaya çıkmış normlarının reddi demek. Eğer mültecilerin haklarına ilişkin imzalanmış uluslararası sözleşmelerin önemi yoksa, eğer onlar haklar manzumesi yaratmamışsa, diğerleri neden yaratmış olsun?

***

Biliyorum bu tartışma bizim için lüks diyenler çıkacaktır. Mülteciler konusundaki tartışmanın Türkiye’de hak değil zaten lütuf üstünden sürdüğünü, vatandaşlığı teklif edenlerin de reddedenlerin de hak ve hukuk yerine aidiyet, menfaat ekseninden konuştuğunu söyleyenler olacaktır. Ayrıca böylesi bir tartışmanın içinde ve yakınında yaşadığımız sorunlar yüzünden tali kaldığı da gerçek. PKK, IŞİD varken, kendi içimizde bunca gerilim yaşarken kozmopolitliğin mağlubiyeti herhalde en son düşüneceğimiz şey olur.

Ancak küreselleşme potansiyeli taşıyan bu kırılma ilk bakışta göründüğünden çok daha önemli. İçe kapanmanın, bir siyaset coğrafyası olarak dünyayı ve onu oluşturan normları giderek görmezden gelmenin Türkiye’yi etkilememesi imkansız. Bu, sadece AB üyeliği için 3000 yılına randevu veren liderlerin sayısının artması anlamına gelmeyecek, ülke içinde siyaset yapma biçimlerinin değişmesi, halkaların böylesi demokratik beklentilerinin karşılandığı siyaset anlayışlarının daha güçlü bir şekilde ortaya çıkması anlamına da gelecek. Belki yakın bir gelecekte üye olmadığımız AB için referandum yapılmasını bile yadırgamayacağız…

Çok da umutlanmayalım… | karar

2003’teki Irak müdahalesi hakkında İngiltere’nin doğru karar verip vermediğini belirleyecek olan rapor yıllar süren gecikmenin ardından iki gün önce açıklandı. Zamanın Başbakan’ı Tony Blair çok açıkça olmasa da sorumlu bulundu, istihbarat imkanlarından daha iyi yararlanabilir, daha doğru karar alabilirdi dendi. Independent’ın baş yazısında belirtildiği gibi raporda müdahalenin, onların deyişiyle savaşın, gayrimeşru olduğu söylenmedi ama meşruiyet zemininin tartışmalı olduğu belirtildi.

Ardından da Blair çıkıp kendini savundu, hatalardan sorumluyum ama kararımdan pişman değilim dedi. Müdahale sırasında ölen 179 askerin ailelerinin gözlerinin içine, yani yüzlerine bakabilir misiniz diye sorulduğunda da, sadece onların değil tüm ülkenin gözlerinin içine bakarım mealinde bir cevap verdi. Yayınlanan raporun tespitlerine aykırı olarak “o zaman elimde olan bilgilerden hareketle en doğru kararı verdiğime inanıyorum” türünden bir şeyler söyledi.   

***

Şimdi “savaşta” çocuklarını yitiren İngiliz aileler rapordan da aldıkları güçle Blair’in, yargılanmasını sağlamaya çalışıyorlar. Hukukçu değilim, ayrıca 2,6 milyon kelimelik raporu da okumadım ama bence ailelerin hedeflerine ulaşmaları pek mümkün olmayacak. Blair ne Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde, ne de ulusal mahkemelerde yargılanacak. Çünkü rapor hukuki bir kanaat vermek için yazılmadı, son derece steril bir dille kaleme alındı. Hükümet de zaten raporu yazan komisyona 29 Ekim 2009’da bu yönde direktif verdi. Halk her şeyi bilmesin, ulusal güvenlik çıkarlarımız zedelenmesin dedi.

Ancak Blair yargılanmasa, ölümüne sebep olduğu İngiliz askerlerinin ve tabii ki dolaylı olarak yüzbinlerce Iraklının hukuki hesabını vermese bile, siyasi hesabını az da olsa verdi, bundan sonra da vermeye devam edecek. Tarihe savaş gerekmiyorken savaş açan, savaş açmanın hukuki gerekçelerini dikkate almayan bir lider olarak geçecek. Sir John Chilcot başkanlığındaki heyet tarafından yazılan rapor ne onun, ne de “suç ortağı” George Bush’un peşini bırakacak. Kendisi, yakın çevresi ve Irak hakkındaki tartışmalar sürecek. Batı dünyasındaki müdahale heveslilerinin iştahı kaçacak, müdahale kararı verirken daha seçici olacaklar, doğrudan müdahale yerine başka yöntemleri deneyecekler.

Ama sonunda giden gittiği ile kalacak, bir savaşta daha yüzbinlerce insan birkaç liderin hatalı kararı, hukuk ve insanlık tanımaz tavrı yüzünden ölmüş olacak. Bundan sonraki kuşaklarsa Irak müdahalesinin yarattığı kaostan doğan istikrarsızlıkla uğraşacaklar, birbirlerini öldürmeyi, hepimize acı çektirmeyi sürdürecekler. İngiltere, İşçi Partisi liderinin Irak halkından dilediği özürle avunacak, gazeteler haksız yere hayatını kaybeden Iraklılar hakkında yazacak, fakat o haksızlığın giderilmesi için pek de bir şey yapılmayacak. Birkaç gün sonra gündem değişecek, Iraklı, Suriyeli mültecilerden ve onların Britanya adasına, Avrupa entegrasyonuna verdiği zarardan söz edilecek.

***

Bence kimse fazla umutlanmasın BM Güvenlik Konseyi’nin 1441 sayılı kararının aslında 2003’te yapılan müdahaleyi meşru göstermediği cinsi tartışmalar olsa olsa akademisyenlerin ilgisini çekecek. Yapılan müdahalenin gerekçesini oluşturan kitle imha silahlarının müdahaleden sonra bulunamaması sadece kötü bir anı olarak hafızalarda kalacak. Dünya siyaseti yine bildiğiniz gibi akmayı sürdürecek, gücü gücüne yeten istediğini yapmaya ya da istemediğini yaptırmamaya çalışacak. Ne İngiltere, ne de Amerika “Türkiye 1 Mart 2003’te ne iyi yapmış, tesadüfen dahi olsa doğru karar vermiş” demeyecek.

Evet, Chilcot Raporu mutlaka bazı sonuçlar doğuracak, hatta doğurdu bile. Ama doğuracağı sonuçlar bazılarının umduğu gibi dünya siyasetinde bir dönüm noktası ne yazık ki teşkil etmeyecek. Devletler, özellikle de demokrasiden nasibini almış olanlar, müdahale kararı verirken uluslararası meşruiyete biraz daha dikkat edecekler, müdahale ettikleri yerlerdeki insanları değilse bile askerlerini korumak için biraz daha hassas davranacaklar. Tıpkı Suriye’de yaptıkları gibi yerlerine başkalarını savaşa sürmeyi tercih edecekler. Belki daha fazla “drone” kullanacaklar, belki de robotlardan yararlanacaklar. Keşke yanılıyor olsam…

The Economist | karar

Economist 1843’den bu yana yayımlanan, kendine gazete diyen bir dergi. Londra merkezli ama dünyanın dört bir tarafında satılıyor ve hemen her mecrada da okunuyor. Özel bir tarzı ve anlayışı var. Siyasete bakışı liberal, hedef kitlesiyse genelde hayatın akışı üstünde söz sahibi olan insanlar. Kimileri satıldığı ama sıkıcı olduğu için okunmadığını söylüyor, kimileri de okunmasa bile etkili olduğunu.

Dergi uzunca bir süredir Türkiye’yi de yakından takip ediyor. Hemen her sayısında bizden bir haber bulunuyor. Zaman zaman da Türkiye’de olan bitenler derginin giriş kısmındaki anonim yazarlı yorum sayfalarına taşınıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi haberlerin de, yorumların da çoğu ne Türkiye’yi, ne de Türkiye’deki iktidarı olumlar mahiyette.

Bunun bir kısmının haber olmanın içsel mantığı, bir kısmını Türkiye’nin yaşadığı sorunlarla açıklamak ve hatta anlayışla karşılamak mümkün. Ne de olsa iyi şeyden haber çıkmıyor. Üstelik birkaç istisna dışında Türkiye’de de epeyce bir süredir iyi şeyler olmuyor. İfade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalardan tutun da, siyasetteki üslup gerginliğine kadar pek çok sorunumuz Economist’in sayfalarına yansıyor.

Derginin editörleri de belli ki zaman içinde Türkiye’ye karşı kendilerini de, okuyucularını da şartlayan bir üslup benimsemiş. Ve ne yazık ki bu üslup Economist’in şöhretine yakışmayacak şekilde okuru ve yazarı bağlayan bir önyargı haline dönüşmüş. Tıpkı en son sayılarında olduğu gibi terör de dahil Türkiye’de ne görürlerse sebebini ülkenin yönetim anlayışında, Erdoğan’ın kişiliğinde aramalarına yol açmış.

Aslında bu kolaycılık yabancısı olduğumuz bir şey değil. Türkiye’de de ziyadesiyle mevcut. Siyasi fay hatlarının hemen her katmanında var olan bir anlatı tarzı. Terör de dahil olayların ardından yatan gerçek nedenler araştırılıp anlatılacağına Erdoğan yanında veya karşısında konum alınarak çözümleme yapılıyor. Veriler tek bir hipotezi desteklemek amacıyla toplanıyor ve okuyucuya, seyirciye, dinleyiciye sunuluyor. Sorunlar araçsallaştırılıyor.

Ancak böylesi köklü bir dergide de önyargıya dayalı anlatı kolaycılığının olması Economist açısından üzücü, bizim açımızdan düşündürücü, teröre karşı verilen küresel mücadele açısındansa umut kırıcı. Bizim, daha doğrusu derginin hedefinde olan iktidar sahiplerinin bu önyargıları aşmak, var olan anlayışı kırmak için seçmen kitlesine şikayet dışında ne yapması gerektiğini düşünmesi, Economist’in de yayın politikalarını, hepsinden önemlisi yorumlarının içsel tutarlılığını gözden geçirmesi şart.

En azından son sayılarındaki anonim Türkiye yorumunun ne denli tutarlı olduğunu, gerçeklerle ne denli bağdaştığını kontrol edebilirler. Erdoğan’ın Suriye politikasıyla IŞİD’in Atatürk Havalimanı saldırısı arasındaki kurdukları sebep sonuç ilişkisine bakabilirler. Çünkü eğer onların dediği gibi IŞİD’in saldırısının altında yatan neden Türkiye’nin zamanında izlediği Suriye politikasıysa, o zaman Brüksel saldırısının sebebi de Belçika hükümetinin Suriye politikası olmalı.

Bir de kendilerine IŞİD’in tarihi gelişimini takip etmek, örgütün farklı bir adla da olsa Suriye’de sorun çıkmadan önce de var olduğunu görmek için dergilerinin eski sayılarına bakmalarını öneririm. Ayrıca Joby Warrick’in Amerika ve Ürdün istihbarat kaynaklarının tanıklıklarına ve Kral Abdullah’ın anlattıklarına dayanarak yazdığı Black Flags: The rise of ISIS (Kara Bayraklar: IŞİD’in yükselişi) kitabı da işlerine yarayabilir. 

Yanlış anlaşılmasın, Economist editörleri Erdoğan’ı da, Türkiye’deki başka siyasileri de tabii ki eleştirebilirler, eleştirmelilerdir de. Ancak IŞİD’in saldırısını Erdoğan’ın hatalı politikasına bağlamak, dolaylı yollardan da olsa terörü meşrulaştırmak, teröre karşı verilen mücadelenin evrensel mantığıyla uyuşmaz. Teröristi sorumluluktan kurtarır, şiddet eylemiyle Türkiye’nin ya da başka bir ülkenin izlediği siyaset arasında sebep sonuç ilişkisi kurar.

Evet, önyargılar evrenseldir ama terör gibi küresel bir tehdidin doğru anlaşılmasını engellememelidir. Derginin editörleri Londra, Brüksel, Paris saldırıları karşısında gösterdikleri basiret ve sağduyuyu İstanbul saldırıları sonrasında da gösterebilmelidir. Dünya, IŞİD gibi bir tehditten kurtulmak istiyorsa biz de dahil herkesin şablonlarını terk etmesi, IŞİD’i araçsallaştırmayı bırakması gereklidir. Olabildiğinizce mutlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle…

Director of Global Political Trends Center

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.